14/10/2008 · Kategori: elestiri

Dil İle Dünya Arasındaki Güzel Boşluk*

Yol açıksa ilerleme.

Çünkü yolun açık olup olmadığını bilmemelisin.

Bilerek yola çıkma, yolda da bilme.

Otomatikman işin içinde ol.

Düşünmeden dövüşmelisin.

Düşünmeden dövüşmen gerektiğini bilerek de dövüşmemelisin.

Yolu açık olduğunu düşünürsen, onun açtığı yolu sen kaparsın.

Demek ki "kesin şu" yok! Demek ki sınırlama yok! Demek ki "şunu yap" ya da "şunu yapma" yok! Sadece yap. Demek ki "cesur ol" bile yok. Çünkü cesaret tersiyle birlikte bulunur. Düşmanın karşısında cesur olan, düşmanı bir bıçak çıkarırsa ya da şartlar farklı zorlaştığında korkağa dönüşür.

Fakat boşluğun zıddı yoktur.

"Ne cesur" olan "ne korkak" olur. “

Bilge birinin ağzından çıkabilecek bu sözleri bir şaire söylenmiş gibi kabul etmek yanlış görünmediği için bir Uzakdoğu dövüş sporu olan Jeet Kune Do felsefesi öğüdüyle başladık. Bu öğütleri şiire yakıştırmamıza, boşluğa yapılan vurgu sebep olmadı sadece. JKD bir sokak sporu aslında ve içinde ne korku ne de cesaret barındırmayan yapısıyla, otomatikman işin içinde olma tekniğiyle son derece çarpıcı.

Boşluk ise her zaman boşluktur. Bu değişmezlik durumunu gerçekleştiren pek az şey var. Ölüm veya doğum gibi gerçekliklerin yanında analojiye gerek kalmadan boşluk değişmez rengini korur. Sadece ölümden daha sıcak bir beyaz. Belki de kara.

Her zaman sonsuz kaynağından çıkmaya hazır bir arzu gibi, sonsuz biçimde var olan bir şeydir boşluk. Aynı zamanda Turgut Uyar’ın:

Sakın kapanma, dur, ey şuramda beni boşaltan delik
Ey büyüyen bir şey sakın durma, dünyada” ( Dünyada)

mısralarını akla getiriyor.

Delik, derinlemesine bir sonsuzluk hissine çağırırken; boşluk, düşünce ve kavramların silindiği, karşı karşıya kalındığında ayırt edici tüm unsurlarını yitirmiş, doldurulmayı beklemeyen, sınırları yatay veya dikey biçimde çizilmemiş bir şey. Delik; içine alan, oluşturan, sürekliliği ve hayatiyeti sağlayan iken, boşluk bakışın biçimini alandır. İki kelimenin arasında bile varolur. Her yerdedir. Şiiri gösteren, şiire dahil olan, şiirle ortaklık kuran, görmenin asli unsurlarını taşıyan bir parça. Hem fon hem de rengin kendisi.

Bakışın biçimini aldığını söylediğimiz boşluk aslen, en çiğ gerçekliğin bir parçasıdır. Şairin içindekileri-elindekileri boşaltması için mutlak gerekli olanlardan biri demek ki. Gerçeğin karşısında şair öylece kalıvermez, yapacak bir şeyleri daima vardır. Gerçek negatiftir ama şair onu nötralize edebilir. Bunun için en güvenilir zemin, beyaz kağıttaki boşluk yani el değmemiş alandır. Ölçüsüzlüğün ölçüsü bu boşlukta birikecektir. Kurgunun veya rastgele olanın temel malzemesidir.

Boşluk, bir “değişmezlik” durumu oluşturmadığı için çok değerli, çok bereketli ve elbette doğurgan bir kavramdır.

Enis Akın’ın altıncı kitabının adı: Güzel Boşluk (Yasakmeyve, 2008) .

Bizi imgeselden koparıp simgesel düzende oluşturulmuş bir kurguya maruz bırakan bu kitapta sadece böylesi (imge-simge) bir kafiye açığa çıkmıyor:

Enis Akın’ın kendi şiirinin somutça sentezine vardığı bir kitap, Güzel Boşluk. Beş yıllık (2003-2008) şiirlerin boşluk da dahil edilerek yeniden yazılması, daha doğrusu boşluğun daimi varlığını öne çıkararak –bir şiirde daima kelimeler kadar boşluk vardır-, okurun zihnindeki tüm boşluk seçeneklerini de boşluğu cisimleştirir gibi gözden geçirmesine imkan veren bir yeniden katıştırma projesi. Proje olarak önerisi, biçimsel bağlamda dağılmışlık, yapılandırılmamış bir bölümleme esnekliği de içeriyor.

Kolajlar, yer yer biçim değiştirmiş klişeler, ilginç formüller, anonim metinler ve parçalar, bir düşünceyi içeren imza sahibi -veya değil- metinler, daha önce yapılanmış bir söyleme bağlı kalmadan “yenilik” hissi veriyor. Boşluğun felsefesi üstüne çok şey söylenebilir. Bunların birazını da söyledik ama “kesintisiz bir zincir” olmayan boşluk’un referans olduğu kitabın, yıkıcı özelliği güçlü olan bir yeniye dair neler getirebileceği düşüncesini de es geçemeyiz.

Bir gayri şahsi düzene (gelenek de diyebiliriz) karşı çıkan yapısıyla bu şiirlerin keyfi, rastlantısal, deneysel veya plastik biçimde –her ne dersek diyelim- anlamsız gerçekliklere müdahale eder gibi, kurgusallığın mücessem halini sergilediğini görüyoruz. Artık hepimiz biliyoruz ki, okumak izlemek karşısında güç kaybetmiştir.

Görmenin etkisi okumaktan çok daha fazladır. Boşluk üstüne birçok referans (mısra-şiir) seçip yerleştirmesine rağmen Enis Akın, kitabın bazı bölümlerini “boş” bırakmış.Boşluk nasıl ki içinde atom barındırmıyor ve ışığı diğer tarafa kolayca geçiriyorsa bu kitaptaki işlevi de şiiri “içerde” bırakmak.

Boşlukta ışık, ilerlemek için maddesel hiçbir şeye ihtiyaç duymaz, boşlukta şiir de…

Kitabın göstergesi olan boşluk, bütün dilsel göstergeler içinde “bir şiirin” tamamını oluşturuyor. Hem şiiri hem de boşluğu böylesi somutlukla doldurmaya çalışması gerçekten dikkate değer.

Enis Akın, okuruna kuralların çiğnendiğine dair izlenimler vererek yarattığı aykırılıklar veya benzerlikler üzerinden; okura kolayca ele geçirilmez bazı fırsatlar veriyor. El yazısını, kestiği-yapıştırdığı resim-çizimleri, bizi de içine alabileceği kendi boşluğunu “göstererek”, görenleri yazının her zaman aydınlık olmayan bir tarafına çekiyor. Her türlü anlatıyı grafik simgelere dönüştürüveren bir aygıt düşünün ya da okunması imkansız el yazılarını. Bu hem kabul etmemiz gereken çok “kişisel” bir şeydir hem de o kişiliğin içine girilmesi imkansız konumunu da hatırlatır.

Kurgu; çarpıtan, mesafe koyan, belirginleştiren ve flulaştıran unsurların tümünü içerdiğine göre:

çünkü boşluk en/çok yeni doğurmuş/bir kadının karnında/ağlar” ,

boşluğu boş bir şey sanma k” ,

boşluk/kendine sordu:/ ben kimim” ,

(dirseğimi dayayıp boşluğa)”

gibi mısralar bize bu türden tecrübeleri yaşatır fakat şairin soyut olanı somutlaştırma girişimleri, zihnimizde çeşitli şekilde canlanırken çok insani bir şeyle, kurgusallığı yıkan bir mısra ile karşılaşıyoruz:

bir göğüs boşluğunu ancak bir yürek doldurur”

Sarılınmış, abanılmış, dirsekle dayanılmış, yer açılmış boşluğa şair tarafından ayırtılmış çok güzel bir yer bu. Gerçeğin kalıntıları olarak elimizde kalan hoş bir ayrıntı.

Güzel Boşluk da öylece, boşluğu boş bir şey sanmaya izin vermiyor.

çünkü boşluk en” mısraının devamını herkes kendince doldursa bile bu kitap Türk şiirinde yeni ve özgün önemli bir boşluğu dolduruyor.

                                            Zeynep Arkan

* Hece Dergisi, Ekim-2008





Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

28/9/2008 · Kategori: elestiri

Klişeden Kaosa Varmadan / Zeynep Arkan *


Sayın Şuara,
Sevgili Şiir Dostları

       Bildiğiniz gibi ilk insandan bu yana var olan şiir, sözcüklerin mana âlemimize tercüman olduğu müzikal bir şölendir.  Henüz bebekken çıkardığımız manasız sözlerden tutun da sevinç naralarımız, acı dolu inlemelerimiz bütünüyle şiire dâhil, şiir içredir.
     Gönül âleminin bu engin pınarı kurumaz sevgili okuyucular. Gönülden gönüle çağladıkça çoğalan, coşkusunu paylaştıkça arttıran bu zevk ve ahenk, sokaktaki adamdan fildişi kuledeki münevvere kadar aynı hislere sözcülük etmiştir, kıyamete kadar da bu vazifeyi ifa edecektir. Şiir elimizden tutar, şiir yüreğimizi ortaya koyar. Şiirsiz bir dünya meyvesiz bir sofraya benzer. Şekersiz bir baklava gibidir.
      Okurla buluştuğunda onunla hemhal olabilen ve bu hali uzunca bir vakit, hatta her istenen anda yeniden yaratabilen nadir sanatlardandır şiir. Yazıldıkça namütenahi yayılacak olan bu tecrübe şairin gözlem gücü ile etkisini kuvvetlendirecektir. Şiirle çıkılan bu keyifli yolculuk şairle yol arkadaşlığı etmeye kararlı her okur için tarifi imkânsız yani anlatılmaz yaşanır bir durumdur.


Yukarıdaki satırlar bütünüyle şiir hakkında bugüne kadar okuyup-duyduğum klişelerden oluştu. Şiire dair insana bir şey kazandırmayan bu ifadeler yanlış da sayılmaz. Katıksız klişe olup sayfalarca devam edebilecek bu ifadeler zihnimizi hareketsiz kıldıkları gibi anlam da iletemezler. Herkesçe malum olduğu kadar, kabullenilir olması mıdır bunları klişe yapan? Bu sanatlı ifadeleri yaratan zihnimiz olduğuna göre onları bu kadar kolay tüketen dilimiz klişeleştirmiştir. Bir başka deyişle klişe, sözü edilen hatta sözü çok fazla edilen kelimelerde ve bunların hep benzer şekilde dizilişlerinde yaşar.
     
Teraneyi terane yapan sadece dinleyeninin çok olması değildir. Dinleyenlerin sorgusuz sualsiz kabul göstermesi de değildir. Asıl mesele onay verilen teranenin yayılması için her zaman belli bir farkındalık içermese de çaba harcanmasındadır. Teranenin kullanımına çanak tutmak kalabalıkların görevidir. Bu yüzden teraneler kalabalığın malı ve bu yüzden de uzun ömürlüdür.
Azınlık ise kalabalık olmadan önce kendi teranesini henüz yaratmamış olandır. Ya da yaratılan teranenin etkisini kalabalıklar üzerinde yanlış şekilde denemiş olandır. Öne sürülen iddianın üstünde çok fazla ve tekrar ederek konuşmamış, üretmemiş olandır. İddianın tekrar edilmesi kabul edilmesini kolaylaştırdığı gibi fazlasıyla kullanıma açıldığında klişeleşme sürecine girmiş demektir.
Yenilik iddiasındaki her fikri klişe olmaya götüren yolda işte bu rağbetin süresidir belirleyici olan. Eski ve klişeleşmiş olana karşı direnci yeni bir klişeye dönüşene kadar devam edebilir.
Yeniliğe direnen hiçbir eski yoktur ki yeni olduğu dönemde bütün eskileri silmek istemesin. Yoksa iddiasızlık içinde nasıl var olacaktır?



Edip Cansever’in ifadesiyle “alışkanlıklarımızı kınayamamak”tır klişeye ömür veren etken.
Sözlerle yeni biçimler kurmaya kalkışmayı kahramanlık addeden Cansever, bu gayret için “sonu yok” demiştir. Artık nerdeyse tamamen biçimden ibaret tartışmalara zemin olan Türk Şiiri’nde, yenilik iddialarına yine en çok biçim üzerinden karşı çıkılmıştır.



İsmet Özel’in 1960’larda anlam itibariyle Türk Şiirine getirdiği özgün yenilikler bu yönüyle çabuk kabul görmüştür. Dil üzerinden değil ama anlam üstüne yaptığı deformasyon ile kişisel tepkilerini, değişime açık zihnin sürüncemelerini cesurca ortaya koymuştur. Bu yönüyle O, teşbihte hata olmaz ise, Garip şiirinin maruz kaldığı tepkilere maruz kalmamıştır. II. Yeni’nin dil ve anlama getirdiği deformasyonun etkilerini İsmet Özel’de üzerinden geçilip gidilmiş bir çaba olarak görebiliriz. Özel, sağlam deneylerle şiir okuyucusunun karşısına çıkmış, klişeleşme süreci bu yüzden gecikmiş ve kendini dil üzerinden yenileyen bir şaire dönüşmüştür.
Diğer yandan Özel’in fazlasıyla kabul gördüğü de iddia edilebilir. Özellikle İsmet Özel söylemi etkisi altındaki şairler tarafından çoğaltılan bir klişeye dönüşmek üzeredir İsmet Özel ismi. “Dil üzerinden yenilenme” derken bu klişeleşme ihtimaline dikkat etmek gerekir. 



        Orhan Veli’nin Türk Şiirine dâhil ettiği gündelik hayat, o dönemde bir yıkım olan ama şimdilerde bir “nasır” ile anılan Garip şiirinin klişeleşme sürecini çabuk tamamlamış olduğunu düşündürür. Bütünüyle vezin, uyak ve klişe konulardan (gül ve bülbül diyalogları dediğimizde en meşhur klişeyi anmış oluruz) uzaklaştırılmış bir şiirle çıktığından, II. Yeni’nin ortama hızlı girerek yayılım göstermesini kolaylaştırmıştır. Her biri aslında bambaşka şiirler yazan II. Yeni şairleri tarihsel bir birliktelik içinde dil ve anlam üzerinde deformasyon çalışmaları yapmıştır.
Tüm bunlardan önce 1940 yılında Yusuf Ziya Ortaç Akbaba dergisinde şunları yazmıştır:
"Vezin gitti, kafiye gitti, mana gitti... Türk şiirinin berceste mısraı diye (Yazık oldu Süleyman Efendiye) rezaletini alkışladılar... Göğüslerinde cehennemler yanan sanat cücelerinin kınalar yakıp, ziller takıp şakır şakır oynadıklarını gördük! Sanatın darülacezesiyle tımarhanesi el ele verdi, birkaç mecmuanın sahifesinde saltanat kurdular! Ey Türk gençliği! Sizi bu hayâsızlığın suratına tükürmeye davet ediyorum!"  (Asım Bezirci, Orhan Veli,- yaşamı, kişiliği, sanatı, eserleri-, Evrensel basım yayım )
Bu sert eleştiri o dönemde, daha önce de söylediğimiz gibi II. Yeni’nin temellerini atmış bir şiirin gençlik tarafından çok sevilip sahiplenilmesini engelleyememiştir. Yenilik ve iddiayı “gençlik” daha kolay kabullendiğinden iddia ve yıkım düzeyi ne kadar yüksek olursa rağbet o kadar fazla açığa çıkar. Yeniliğin maruz kalacağı iki tavır vardır: görmezden gelme veya eleştiri, diğeri ise kabuldür. Anlaşılmayanın karşısında olma eylemi yeniliğe karşı mukavemet geliştirmeye yarar. Oysa şair okuyucusunu eğitebilen biridir. Karşılaştığı mukavemeti kıracak olan şairin eldeki malzemeyle “varyasyonlar” üretebilmesi şairi başarılı kılacaktır.  Yeter ki şairin çabası görmeye değer bir şey üstüne olsun.


Hüseyin Cöntürk’e göre her çağın dünden devraldığı şiirde az ya da çok sayıda klişe unsur vardır. Bu ölü unsurlara rağmen şair bir şey iletmeye çalışır. Fakat klişe unsur fazlalaşırsa, şairin özgürlüğü ve dolayısıyla başarı ihtimali azalır. Şair devr aldığı şiirde klişe unsurun ne kadar baskın olduğunu hissediyorsa, bu unsurun kendi özgürlüğünü tehlikeye koyduğundan ne kadar endişe ediyorsa, o kadar yeni bir dil aramaya, o kadar deformasyon yapmaya kayar. Fakat aşırı bir deformasyona kaymak da tehlikelidir. Çünkü bu onu bir kaosa götürebilir. Deformasyon yapmadan da yeni bir şiirsel şive (poetical idiom) getirmek mümkün ise de ölçülü ve bilinçli bir deformasyonun şairin imkânlarını çok daha genişletebileceği bundan önceki kuşakların verdikleri ürünlerden anlaşılmaktadır.



Cemal Süreya 1956’da yazdığı Türkü şiirinde kullandığı “... Kahin-klin kahin-klin, ... Gülüm-mera gülüm-mera, ... Çal-para çal-para”  ifadeleriyle kadınlara duyduğu aşkı tanımlar. Üvercinka  şiiri ile Güvercin Kanadı’nı deforme etmekle kalmamış kendine özgü söyleyiş biçimi, şaşırtıcı buluşları ile geleneğin karşısında gözüken ama aslında gelenekten beslenen yenilikler açığa çıkarmıştır. Anlatılamaz olanı aktarılamaz olmaktan çıkarmak şairin işlevi olabilir. Ve yine Cöntürk’ün ifadesiyle de tekrar edilmeyen ileti, muhatabına tam olarak iletilemez.




Cahit Zarifoğlu’nun Akşam Sofrasında Yedi Kişilik Bir Aile Oyunu şiirinde
...............

Anaya onların gönül kıran sesleri ağabeylerimin
İ'yle başlayan ve birbirinin aynı isimleri
Yani i ile i ve i'yle i
              i olur mu i "diyor"

İsim ve insan yerine geçen “i” harfi çağrışımla kullanılırken zihnimizde bir karşılık bulmak üzere serbest bırakılmıştır. Şairin hiçbir zorlayıcılığa başvurmadan yaptığı bu kısaltmalar bize özgür irademizi hatırlatır.

 
 İ                    E

BR                 ŞY     
 
Gösteren gösterilenden bağımsızdır. Alt satırda anlama işaret eden ve anlamdan yalıtılmamış sessiz harfler bulunurken üst satırda anlama sonsuz çağrışımlarla beraber sadece kendini ekleyen sesli harfler görüyoruz. Bir bütün olarak baktığımızda bu harflerde “BİR ŞEY” görürüz. Birbiriyle rekabete girmelerini sağlasak bile kusursuz bir iletişim sağlanmayacağı için bu harfler bize her seferinde yeni bir imkân sunacaktır.
Bu durumda "bir şey" ne kadar klişe ise, "i,e, br, şy" içinde "bir şey"i görebildiğimiz, görmeye devam ettiğimiz sürece deformasyon, bir kaos açığa çıkarmadan işlevini yerine getirmektedir
Yani bize göre mesele şiirde yeni bir şey ararken eldeki malzemeyle "bir şey" i görmeyi önemsemekte saklıdır.
Gerisi kaosa giden yolda oyalanmaktır denebilir.

* Hece Dergisi 131.


Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

4/3/2008 · Kategori: elestiri

SAYGIN VE SIRADAN BİR VATANDAŞ

   Saygın ve sıradan bir vatandaşın çalışma saatleri dışında yaptıkları sadece hoşlandığı şeylerle uğraşmaktan ya da daha kötüsü iktidar sahiplerinin rahatına dokunmayan bazı önlenebilir kötülükler konusunda huzursuzluk yaratıp ortalığı karıştırmaktan ibarettir. Ve hatta olasıdır ki "kişisel ahlak" konusundaki bazı kusurlarını, gerçekten erdemli olan kişiler gibi özenle gizlemez; kendini dürüst olmanın iyi bir örnek olmaktan daha iyi olduğu gibi yanlış bir düşünce ile savunur.

   Sıradan ve saygın bir vatandaşın sözünü ettiğimiz bu niteliklerin bir veya birkaçını taşıyan bir kişi hakkındaki kanaati olumsuzdur; bu nedenle bir hakim, bir öğretmen veya bir vali gibi yetkileri olan görevler almasına izin verilmez. Bu tür işler yalnız "iyi" insanlara açıktır.

Bütün bu durum son zamanlara özgüdür. Cromwell zamanında Püritenlerin kısa süren egemenliği sırasında da durum böyleydi ve onlar tarafından Amerika'ya aşılanmıştı. İngiltere'de tekrar ortaya çıkışı Fransız Devrimi'nden sonra, Jacobinizm'e -yani şimdilerde Bolşevizm diyebileceğimiz şeye- karşı mücadelede yararlı olabileceği düşüncesiyle olmuştur.  

Wordsworth'ün yaşamı bu değişikliğe bir örnektir.

Gençliğinde Fransız Devrimi'ne yakınlık duymuş, Fransa'ya gitmiş, güzel şiirler yazmış ve evlilik dışı bir kızı olmuştu. Bu dönemde "kötü"

adamdı. Daha sonra "iyi" oldu; kızını terketti, doğru ilkeler edindi ve kötü şiirler yazdı. Coleridge de benzer bir değişimden geçmiştir: kötü

olduğu zaman Kubla Khan'ı yazdı; iyi olduğu zamanlar da teolojik yazılar.

 

 

İyi şiirler yazdığı zamanlar "iyi" olan bir şair örneği bulmak zordur.

Dante yıkıcı propaganda yaptığı gerekçesiyle sınır dışı edilmişti.

 

 

Sonelerine bakarak hüküm verilirse Amerikan göçmen bürosu yetkililerince Shakespeare'e New York'da karaya çıkma izni verilemezdi. "İyi" insanın özünde hükümet yanlısı olması yatar.

 

 

Bu nedenle Milton, Cromwell'in egemenliği döneminde

iyi, ondan önce ve sonraki dönemlerde kötü bir kişiydi; ancak şiir yazması bu önceki ve sonraki dönemlere rastlar -gerçekten de şiirlerinin çoğu bir bolşevik olarak idam edilmekten kıl payı kurtulduğu sonraki dönemde yazılmıştır.

   Donne, St.Paul Katedrali ruhani meclis başkanlığına getirildikten sonra erdemli oldu; ancak bütün şiirleri daha önce yazılmıştı ve bu nedenle, atanması bir skandala yol açtı. Swinburne gençliğinde, özgürlük için savaşanları öven Songs Before Sunrise (Şafak Öncesi Şarkılar)'ı yazdığı dönemde kötü adamdı; yaşlılığında, aşağılık tecavüzlere karşı özgürlüklerini savundukları için Boerlere oldukça saldırgan yazılar yazdığı zaman ise, erdemli bir kişiydi. Örnekleri artırmaya gerek yok; günümüzde geçerli olan erdem ölçütlerinin iyi şiir üretmekle bağdaşmadığına işaret eden yeterince söz söylenmiş bulunuyor.

     Aynı şey başka alanlarda da geçerlidir. Hepimiz biliriz ki Galileo ve

Darwin kötü kişilerdi. Ölümünden yüz yıl sonrasına kadar Spinoza'nın

çok günahkar bir adam olduğu düşünülüyordu.

Descartes kovuşturmaya uğrayacağı korkusuyla yurt dışına kaçmıştı. Hemen bütün Rönesans sanatçıları kötü insanlardı. Daha hafif konulara gelince, önlenebilir ölümlere karşı çıkanlar mutlaka kötü kişilerdi.

  Ben Londra'nın bir bölümü çok zengin, bir bölümü de çok yoksul olan bir bölgesinde oturdum. Burada bebek ölümü oranları anormal derecede yüksektir ve zenginler rüşvet veya yıldırma yoluyla yerel yönetimi ellerinde tutarlar. Zenginler güçlerini kamu sağlığı ve bebeklere yardım giderlerini azaltmak; düşük ücretle yarı-zamanlı çalışacak sağlık görevlisi tutmak için kullanırlar. Zenginlerin sofralarının zenginliğini yoksulların çocuklarının yaşamından daha önemli saymayan hiç kimse o yöredeki önemli kişilerin saygısını kazanamaz.

  Dünyanın bildiğim her yerinde aynı şey geçerlidir. Bunlara bakarak, iyi bir insanı oluşturan nitelikleri basite indirgeyebiliriz: İyi insan, düşünceleri ve eylemleri iktidar sahiplerine hoş gelen kişidir.

 

Bertrand Russell (Sorgulayan Denemeler)

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

22/1/2008 · Kategori: elestiri

Çağımızın Büyük "Uygarlıklarının" Hainlerle İlişkisinde Üç Örnek

 

1. OLAY: Amerika Birleşik Devletleri: (“in God We Trust” / Tanrı'ya Güveniriz)

karşısında

Ezra Pound: (Şair ve hain)

 

Radyo yayınları aracılığıyla, Amerikan askerlerine, İtal­ya'ya karşı silaha sarılmamaları çağrısında bulunduğu için, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İtalya'da A.B.D. işgal kuv­vetleri tarafından hücre hapsine mahkûm edildi.

Daha sonra Washington'a götürüldü, vatana ihanet su­çundan yargılandı ve suçlu bulundu.

Cezaevi yerine St. Elizabeth Akıl Hastanesi'ne gönderilip 12 yıl oraya kapatıldı.

Hüküm: Deliliğe dayalı vatan hainliği.

Belli başlı Amerikan şair ve yazarlarının baskısı sonucun­da ABD hükümetince serbest bırakıldı.

 

2.  OLAY: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği: (“Dün­yanın Bütün işçileri, Birleşin”)

karşısında

Leon Troçki Bordonoviç: (Devrimci ve hain)

Ülkesinden sürüldü, insanlık-dışı ilan edildi.

Stalin'in işçi devleti tarafından görevlendirilen kiralık katiller, Troçki'yi İstanbul'dan Kuzey Amerika'ya kadar izledi ve sonunda biri Meksika'da onun kafasına ölümcül bir kaz­ma darbesi indirmeyi başardı.

PEKİ KATİLE NE OLDU?

Yaklaşık on yıl cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilin­ce Moskova'ya geldi, orada Komünist Partisi tarafından bir kahraman olarak resmi törenle karşılandı ve;

STALIN tarafından ülkenin en büyük SOVYET KAHRAMANLIK NİŞANI ile ONURLANDIRILDI.

Troçki ise, Stalin'le Brejnev'i yanlışlarından dolayı suçla­yan Parti Başkanı Gorbaçov tarafından iade-i itibar gördü.

 

3.  OLAY: Üçüncü Reich: (“Deutschland Über Alles” / Al­manya Her Şeyin Üstünde”)

Birleşik Krallık: (“God Save the Queen” / Tanrı Kraliçeyi Korusun)

SSCB: (“Dünyanın Bütün işçileri, Birleşin”)

Fransa: (Liberte, Egalite, Fraternite” / Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik)

ABD: (“in God We Trust” / Tanrı'ya Güveniriz)

karşısında

Walter Rudolph Hess: (Nazi ve hain)

İkinci Dünya Savaşı'nın doruğunda, İngilizlere barış tek­lifinde bulunmak üzere gizlice İskoçya'ya uçarak bütün dünyayı hayrete düşürdü.

Hitler tarafından hain ilan edildi. Churchill tarafından sa­vaş esiri olarak cezaevine kondu. Nürnberg'de akli durumu sorgulandı. Ömür boyu hapse mahkûm edildi.

Berlin Spandau Cezaevi'nde KIRK BlR YIL boyunca TEK BAŞINA HÜCREDE tutuldu. Son yirmi bir yılı, cezaevinin tek mahkûmu olarak geçirdi.

İngiliz, Fransız, Amerikan ve Sovyet güvenlik görevlileri­nin gözetiminde dünyanın en iyi korunan mahkûmuyken, 1987'de 94 yaşında intihar ettiği söylendi hemen ardından cezaevi yıkıldı.

Kendisinden daha da büyük dikkatle korunduğu anlaşı­lan yaşam öyküsünü dünya bugüne kadar öğrenebilmiş de­ğildir.

 

işitme Kötüyü

Söyleme Kötüyü

Görme Kötüyü

 

2 Ocak 1986, Marburg

 

                                                                          Gündüz Vassaf

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

5/1/2008 · Kategori: elestiri

YÜZYIL ÖNCESİNDEN BİR ÖNSÖZ

   Avrupa'da olduğu gibi bizde her sınıf bilginin özel bir okulu yoktur. Otuz yıl önce bir «mahrec-i aklanı» imiz (bürolara adam yetiştiren yer) vardı. Sonra bir de siyasî ilimler fakültesi açıldı. Valimiz de oradan çıkardı, mutasarrıfımız da, kaymakamımız da, edebiyatçımız, şairimiz, astronomumuz, kimyagerimiz de...

    Evet, bu zavallı memlekette her ilim ve sanat bize Tanrı vergisidir. Birbirimize «şair-i mâderzad (anadan doğma şair)», anadan doğma edebiyatçı deriz. Her şey bize Allah vergisidir. Sonradan kazanıp elde ettiklerimiz pek sınırlıdır. Yoklamaya, teftişe, incelemeye gelmez. Haydi edebiyatçılıkta, şairlikte, yazarlıkta üstat kesilip birbirimizi aldatalım. Ama ciddî fen bilgilerinde, ekonomi bilgisinde, maliye usulünde, politikada ne yapacağız? Avrupa'da bir yıl içinde bu çeşitli fenlere ait yayınlanan eserleri görse, insanın o bilgi hareketine karşı parmağı ağzında kalır. İşlerimizin başında bulunan efendilerimiz acaba bunun bir listesini görebiliyorlar mı? Görseler de, içlerinde acaba anlayabilecek kaç kişi var? Elbette, yaralarımızı bundan ziyade eşmeyelim. Bizde siyaset mektebi divan efendiliği ve mektupçuluk (vali muavinliği) tur. Daha kestirme yollardan gelenler de vâr ya, sözü uzatmamak için onları bahse katmıyoruz.

    Özel menfaat bağları, dalkavukluk, yüze gülmek en büyük marifetimiz, diplomatlığımızdır. Çünkü dün istibdada âlet olan beyinler bugün meşrutiyete hizmetçi kesildi. Bu iki zıt niteliğin birinden öbürüne atlamada eski kötü alışkanlıklardan çarçabuk kurtulmak kabil midir? Mademki o uzun istibdat sona erdi, bu kısa komediler de geçer. Zaman her şeyin foyasını meydana çıkaracak kuvvettedir.

     Evet, şairliğimiz, edebiyatçılığımız, diplomatlığımız Tanrı vergisidir dedik. Ama ne kadar yazıktır ki bugün Avrupa siyasetine Tanrı vergisiyle cevap verilemiyor, vatan bunlarla korunamıyor, bir millet, Tanrı vergisi istibdatla zenginlik ve kuvvet sahibi olamıyor.

Bu kişizadeler sınıfından alafrangalarımız memlekete Avrupa'dan şıklık, kumar, dans, güzel konuşmak gibi salon hünerlerinden başka bir şey getirmediler. Başka yoldan seçkin bir özellik gösteremediler. Millî bilgi alanlarımızın işte hepsi tamtakır duruyor. O edebiyatçılar bilgi alanından incelemelerine bir örnek, kendi emekleri ve zekâları eseri olarak ciddî ve gerçek bir hüner örneği getirdilerse gösterilsin... Alafrangadan bizim ihtiyacımız olan şeyler yalnız o pozlar, jestler, kostümler değildir. Sığ bir tavır ve hareket taklidine maymunlarda bile istidat görülüyor. Bu, o kadar ciddî bir ilerleme vasıtası sayılamaz.

Şu sözünü ettiğimiz kimselerin bu taklitleri öğrenmek için Avrupa'da har vurup harman savurarak ziyan ettikleri Osmanlı milyonları kurumlar açılmasına, batıda ciddî öğrenci yetiştirmeye harcansaydı, bugün belki böyle dövünme durumuna girmezdik.

    Alafrangalığın işte bu bahsinde vatan için uyanıklık sebebi olacak derin bir ders, tenkidi gerekli birçok hal, bir romancı için birkaç cilt dolduracak önemli, besleyici bir sermaye vardır. Ama bu hikâyede alafrangalığın bu çeşidinden bahsetmedik.

                        16 ocak sene 1908 Aksaray HÜSEYİN RAHMİ (GÜRPINAR)

                                    ( Şıpsevdi Önsözünden)

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

9/12/2007 · Kategori: elestiri

DELİ, AŞIK ve ŞAİR

 

Shakespeare "deli, aşık ve şair"i "yoğunlaşmış hayal gücü" olarak bir araya getirir. Sorun deliyi salıverip aşık ve şairi bir arada tutmaktır. Bir örnek vereceğim: 1919 yılında Old Vic'de oynanan The Trojan Women (Truvalı Kadınlar) oyununu seyrediyordum. Büyüyünce ikinci bir Hector olur korkusuyla Greklerin Astyanax'ı öldürdükleri, dayanılmaz ölçüde acıklı bir sahne vardır. Tiyatroda bütün gözler yaşlıydı; seyirciler Greklerin bu gaddarlığını akıl almaz buluyorlardı.

Ama orada ağlayan bu insanlar, aynı anda, aynı gaddarlığı Euripides'in bilehayal gücünü aşan bir ölçüde kendileri uyguluyorlardı. Kısa bir süre önce,ateşkesten sonra Almanya'ya uygulanmakta olan ablukayı uzatan ve Rusya'ya da abluka öngören kararı alan bir hükümete -büyük çoğunluğu- oy vermişlerdi. Bu ablukaların çok sayıda çocuğun ölümüne neden olduğu biliniyordu; ama düşman ülkelerin nüfusunun azalmasını arzuluyorlardı: çocuklar, Astyanax gibi, büyüyüp babalarının yolundan gidebilirlerdi. Şair Euripides seyircilerin hayalinde aşık'ı canlandırmıştı. Ancak tiyatro kapısında aşık ve şair unutulmuşlardı; ve kendilerini iyi yürekli ve erdemli sayan bu bay ve bayanların siyasal eylemleri deli'nin (çıldırmış katil kişiliğinde) egemenliğine girmişti.

 

  Aynı zamanda deli'yi de alıkoymadan şair ve aşık'ı alıkoymak olanaklı mıdır? Her birimizin içinde onların üçü de değişik ölçülerde mevcuttur.Bunlar, birisi kontrol altına alındığında diğer ikisinin yok olmasını gerektirecek ölçüde, birbirlerine bağlı mıdırlar? Öyle olduğunu sanmıyorum. Hepimizin içinde mantıktan esinlenmeyen eylemlerle tüketilmesi gereken bir miktar enerji olduğuna inanıyorum; bu, çıkış yolunu, koşullara göre sanatta, tutkulu aşkta veya tutkulu nefrette bulur. Saygınlık, düzen ve rutin -yani modern endüstri toplumunun demir gibi katı disiplini- sanatsal dürtüyü köreltmiş ve aşkı verimli, özgür ve yaratıcı olmak yerine bunalıma veya gizliliğe mahkum etmiştir.

 

Bertrand Russell- Sorgulayan Denemeler

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »