11/2/2008 · Kategori: lady fortuna

KORİDORDAN ÇIKARKEN

Müthiş bir şey oldu! Tek kelimeyle radikal bir Nirvana! Bir haftadır acıdan yanan göğüs kafesim, ciğerlerimi söken öksürük hafifler gibi oldu. Çünkü yaklaşık bir gündür evet, tam tamına bir gündür içimin tüm pılı pırtısını toplayan bir gerçeği fark ettim. Kuş tüyü gibi, doksanlık bir nine gibi hafif bir şey… Artık “iyilik” hakkındaki her şeyi biliyor gibiyim. Aslında hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyoruz ama size vereceğim bu bilgi hiç de küçümsenecek bir şey değil. 

     İyilik, zeka ile birleşerek her yandan gelebilecek kötülüğe izin vermemektir. Tüm tanımlarını iptal eden, nakavt eden bir tanım bu. İşte budur! Kötü olan, her zaman en aptal olandır.

     Savunmadan önce korunmaya inanmayı besleyen bir düşünce bu aynı zamanda. Diğer yandan, insanın kişiliğinin kendi kaderi olması gibi. İyi ya da kötü yok, gözü dönmüş muhatabına fırsat veren veya fırsat vermeyen var.

     Hayata karşı en sancısız, en güvenilir yöntemlerden biri kendini korumak ve tüm insanlığa kötü olma fırsatı vermemek. Bu önlem içeren yöntemin doğruluğuna derin bir üzüntü sayesinde inanabilirsiniz. Buna tecrübe de diyoruz. Hiçbir şey yapmaya muktedir olamayacak kadar üzüldüyseniz beni kesinlikle anlayacaksınız.

     Saldırıya karşı savunma, etkiye karşı tepki, oka karşı ok, tanka karşı tank… Uzun zaman bu tavrın doğruluğuna inandım. Adalet inancım, hak arayışım böylece yerini buluyor sanırdım. Kem sözün karşılığı kem söz değil oysa. Kaşıdıkça büyüyen bir sivilce gibi iz bırakan pis bir iş. Bunu ancak pes edebilecek kadar büyük bir kötülükle karşılaşınca anlayabiliriz. 

 

Kapı ancak koridorda olana aralanır.

 

Sürekli koridorda gezinmenin manasızlığı kapının altından sızan aydınlık sayesinde anlaşılabilir. Kartını bas ve çık! Kapı ancak o zaman açılır.

“Dostlar, dost yoktur.” diyen insan teki gibi, şairin söylediği en güzel teselli gibi:  

“ Hiç kimse, başkalarının çektiği acılardan dolayı asla teselli bulamayacaktır; ama herkes başkalarının mutluluğundan dolayı mutlu olmayı başarabilir.”

 

Kartımı bastım, hepinizin "ara"sından affedişle arınmış bir biçimde çıkıyorum.

 

Gerçekten çok zor ama harikaymış Â!

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

18/1/2008 · Kategori: lady fortuna

Kaptan'ın Sihir Defteri'ne Bir Çentik

Yeni bir “kışlık saray”ın merdivenlerine tırmanıyorum. Kerpiç duvarlar arasında büyümüş, ne üşümeyi ne de özlemeyi bilmeyen çocukların içinde başımda belli belirsiz bir uğultuyla geziniyorum.  Alışıyorum, alışıyorum, alışıyorum. Alışmak istemiyorum. Sesler, yüzler, kokular, şiveler, o muhteşem bilmezlik… Bana hayret ettirmeyi sürdürsün istiyorum. Sanki koyu kırmızı bir kan gibi içimde akan yalnızlığıma karışarak cesedimi ayakta tutuyorlar. Kime ne söylersem şikayetmiş gibi anlaşılması beni rahatsız ediyor. Şikayet etmiyorum. Sadece kendime yüksek sesle anlattığım şeyleri duyuyor onlar.

 

Onlar üşümeyi ve özlemeyi gerçekten bilmiyorlar. Dikkatimi çektikçe soruyorum:

-         Üşüdün mü?

-         Hayır.

-         … özledin mi?

-         Hayır.

Cevabını bilmediği sorulara ret cevabı veriyor buradaki çocuklar. Nazlanmayı, şımarmayı, onaylamayı veya tercih etmeyi de bilmiyorlar. En çok zorlandıkları durum: seçim yapmak zorunda kalmak. Hangisi? Sorusu kadar onları korkutan bir şey yok. Belki de bunun için hiçbir zaman birinci olmak istemiyorlar. Hiçbir şeyde. İkinci olup daha önce verilen cevabı taklit etmek kolayına gidiyor hepsinin. Sesleri hep kısık, yüzleri hep ürkek. Sırf bu yüzden şarkıları topluca değil tek tek söyletmekte ısrar ediyorum. Sınıfın ortasında, tek başına, kelimeleri yuta çıka bağırmalarını seviyorum.

Gülmenin ve ağlamanın abartılı halini seviyorlar. Bir kere güldürüverin, topluca krize girmeleri işten değil. Biri ağlamaya başlayınca da önlerindeki beyaz yaprağı ıslatmadan susmuyorlar.  Ne fikirleri sorulmuş, ne de herhangi bir temenni ile güne başlamışlar… Yemeğe nasıl çağrılıyorlar, giysilerini kim seçiyor, geleceklerine dair bir hayali benden önce hiç paylaştılar mı bilemiyorum. Bir şeylerin çabucak değiştiğini görmek istiyorum bazen, çok sabırsızlanıyorum. Beş çocuk annesi yaşıtlarımla yüzleştikçe şaşkınlıktan çok kızgınlık hissediyorum. Söylenecek çok şey var ama onlarla beraber gülümsüyorum sadece.

              Anadolu, çocuklar, yoksunluk ve neşeli masumiyet… Hepsi çoktan klişeler mezarlığına gitmiş kelimeler. Fakat benim içinde olduğum, iliğimi titreten gerçekler bunlar. Maruz kaldığımız bazı gerçekleri (durumları)  aslında çok severiz. Herkes sever böylesi ayrımlarla. Mesela, “Zeynep kızım, derim kendime. Politik ve çelik sinirli olmayacaksan bu yakındığın ortamı sallamamalıydın. Buraya gelince, başka hayatları sadece merak etmekle yaşamak istediysen buralara gelmemeliydin…” 

İnsanlar “sessiz ve derinden” bir isyanı teslimiyet sanabiliyor. Neşeyle yaptığın bir işten mide bulandırıcı bir trajedi çıkarabiliyorlar. Ardına bakmadan kaçma arzusu uyandıran fazlasıyla “iyi niyet” görebilirsiniz etrafınıza bakınca.

Benim için en önemli şeylerden biri yazmak. Nefes aldığım bir uğraş diye düşünüyordum. Ama ortam bütünüyle politik dümenler, arkadaş çevresinin (iktidar kaygısından uzak görünse bile) iktidarıyla sürüp gidiyor. Kimse ilişkilerdeki hatalarının bedelini ne duymak ne de yaşamak istemiyor. Kaldı ki kabullenmek… Burası mesele değil ama işte bu ilişkilerin bulaştığı edebiyat yüzünden ortalık leş kokmaya başlıyor. Berbat, laçka, sinsi, dümenci ve menfaatçi bir güruh. İşin kötüsü çevirilen dümenlere karşı savunma mekanizmasının o berbat silahlarla donatılmış olması. Saygıya değer, hayranlık uyandıran, bilgiden başkasına zaaf duymayan, neşe, heyecan ve güven veren insanlardan söz etmek fazlasıyla safdil olmaya dönüştü. Bu düşünceye yenilmediğimi söylemeliyim fakat neden söylemeden geçeyim.

    Bugün okulda 7. sınıflardan birinde bulunmuş bir “aşk mektubu”nda yazdığı gibi:

“ Canım Sevgilim, senden bir şey rica ediyorum. Teneffüslerde ve beden dersinde koşma. Lütfen koşma. Sen düşünce ben de düşüyorum.”

Ben de kendime söylemekte tatlı bir direnç buluyorum: “ Koş ama düşme Zeynep. Hızlı koş, durmadan koş ama sakın düşme. Sen düşersen herkes düşüyor…”  

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

22/9/2007 · Kategori: lady fortuna

Kaptan'ın Sihir Defteri

Bugünlerde burada Salah Birsel kitapları kıvamındayım. Şıngır mıngır. Dün gece Orson Welles ile konuşmuştuk bunu. Bana tüm kitaplarını bulmaya söz verdi bu yüzden. Ben de olmaz demedim, der miyim hiç. Elimdeki kitaba göre son kitabı 1980 yılına aitti. 80’den sonraki bir kitabını yollarsa bana Orson, ona Meşhur Zile pekmezi yollayacağım. Cevizlisinden.

Sanki her evde bulunması gereken bir dede gibi Salah Birsel. Köşesine kimse oturamaz dedenin. Çünkü o orada oturdukça ağzından bal damlayan, dinleyenlerini adeta balonla yolculuk yapıp 80 günde devri alem yaptığı sohbetlere daldıran bir tonton kişidir. Uydurur uydurur çoğaltır kelimeleri. Hoop yapma dedecim diyemezsin. Uydurmak dediğim kalıbına uydurmak çünkü. Canım Türkçem.

 

Bugünlerde bir de Kiki’s Delivery Service animeleri kıvamındayım. Kimsenin kıskanmayıp kullanmaya çalıştığı doğaüstü güçlerim var. Mesela yani. Biri bir şey isteyince hemen süpürgeme atlayıp yerine getiriyorum. Hem de oturduğum yerden. Yağmur-çamur, gök gürültüsü-şimşek dinlemeden. Kiki gibi daha önce hiç bilmediğim bu yerde işe yaradığım sürece mutlu oluyorum.İşe yaramaz anlarımın ise kimse farkına varmıyor. Öyle olsa da umurumda olmazdı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »