7/3/2008 · Kategori: sinema izlenimleri

Elde Var Sigara Ama Serde Yok Samimiyet

Coffee And Cigarettes filmini izleyenlerin hemen hatırlayacağı, kısa sahnelerle çekilmiş birbirinden farklı hikâyelerin ( mutlaka kahve ve sigaralı) bence en çarpıcı olanı Cate Blanchett’in oyunculuğunun en güzel örneklerinden olan “Kuzen” sahnesiydi.

Diğeri de Alfred Molina ve Steve Coogan’ın rol aldığı “Kuzenler?” sahnesi. Bu iki sahnenin ortak noktası sadece isimleri değil, bence samimiyet-sizlik üstüne dikkate değer tiplemeler açığa çıkarmış olmasıydı.

   Cate Blanchett iki kuzeni aynı anda oynarken harikaydı. Bir aktristi yani kendini oynadığını düşünebileceğimiz Catie ve onun beş parasız, kaba saba yani doğal, ünsüz hatta “loser” kuzini Shell.

   Sarı saçları, parlak makyajı ve imajıyla, çok istediği halde samimiyetsizlikten sıyrılamamış Catie, basına röportaj vermek için kaldığı otelde beklerken kuzini Shell’i görmek için kaldığı suitin alt katındaki kafeye iner. Bu Shell için yapılmış bir jesttir. Shell gelir ama görüşülmeden geçen iki yılın açtığı boşluk hemen açığa çıkar. Boşluk bir yana aradaki “klas” farkı ortadadır.

Zengin ve ünlü Catie tüm sahte samimiyetiyle her an açığa çıkmayı bekleyen kibrini bastırmaya çalışır. Onu her an  rezil etmesi, küçük düşürmesi, karşılıklı uyum yakalayamaması mümkün olan kuzen Shell için sık sık gülümsemenin yeteceğini düşünür belki. Bir de hediye her şeyi mükemmel kılacaktır. Fakat Shell, hediye edilen pahalı parfümün aslında bir eşantiyon olduğunu Catie’nin yüzüne vurur. Nazik ve aslında çok acizce, samimiyetsiz Catie hala gülümsemektedir.

 Shell’in altın yaldızlı  “Bir şeye paran yetmeyince gerçekten pahalı oluyor. Paran olunca da onu sana bedava veriyorlar”  cümlesine de “Dünya genel olarak böyle” diyerek ne de asil bir cevap vermiştir. Samimiyetsize de bu yakışır. Eğer dünya genel olarak böyleyse tek başına bir samimiyetsiz ne yapabilir?

  Shell’in maruz kaldığı samimiyetsizliğe tepkisizliği bana garip göründü. Sonra da bu tavırda bir bilgelik buldum. Söylemesi gereken gerçeği söylemişti ve değiştirebileceği bir şey olmadığını kendisi de biliyordu. “Doğru olan” ı değil ama kendini “doğru” kılacak olanı yapmıştı.

   Catie toplantısına gittikten sonra Shell’in yakmak istediği sigaraya garson müdahale etti ama o Catie varken sigara yaktığında hatta Catie’yi de ikna edip içtiklerinde kimse müdahale etmemişti. Shell sigarayı paketine koydu ve eşantiyon hediye paketine yeniden uzanırken sahne karardı.

Bu kısa sahnenin ayrıntılarında fazlasıyla saklı olan samimiyetsizlik hangimizin hayatında saklanmaktan ar ediyor ki?

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

18/2/2008 · Kategori: sinema izlenimleri

TEN (10)

Abbas Kiorastami’nin 2002 yapımı filminde İranlı oyuncu ve yasaklı yönetmen Mania Akbari, son derece doğal bir akışın içinde (arabasında sürekli seyir halinde iken) kısaca İran’ın modernizmle imtihanına, uzunca ise boşanmaya, hem çocuk hem de kariyer yapmak isteyen özgür kadınlara, aşk acılarına, sokak fahişelerine, kocakarı imanıyla umut etmeye, çocuk eğitimine, yeniden evlenmenin getirisi ve götürüsüne genellikle kadınlar üzerinden  diyaloglar kurarak ışık tutuyor. Genellikle kadınlar diyorum çünkü arabasına oğlu dışında erkek binmiyor.

10 ayrı bölümden oluşan filmde arabadaki konuşmaların çoğunu oğlu Amin (Amin Maher) ile yapıyor Mania Akbari. Amin bir çocuk olmasına rağmen özelde babasının, genelde İranlı erkeklerin beklentilerinin farkında ve onları onaylayarak annesini sorguluyor. Anne ise kendi hayatının özerkliğinin peşinde, kazandığı bazı hak ve özgürlüklerden ödün vermemek için her eleştiriyi sineye çeker gibi. Güçlü, bilinçli, duyarlı, yardımsever aynı zamanda kariyerist bir anne olmanın bedelinin farkında. Kendisinden basitçe güzel yemek yapmasını, evinin kadını olmasını isteyen kocasını boşayıp daha özgür yaşayabileceği bir erkekle evleniyor. Amin yeni babasını sevmiyor ama öz babasının evleneceği hamarat cici anne adayını sevinçle karşılıyor. Diyaloglar da gittikçe döngüye dönüşerek sürüp gidiyor.

Diğer kadınlardan ilki ise tahminen Mania Akbari’nin ablası rolünde konuşuyor arabada. Kardeşinin yeni evliliği ve Amin’in kontrol edilemez hallerinden dem vuruyor. Diğerleri terk edilen bir kadın gözyaşlarıyla, bir sokak fahişesi yanlışlıkla, yaşlı bir nine türbeye gidip dua etmek için, otostop yapan bir kız belirsiz aşk oyununun acısıyla arabaya biniyorlar. Hepsi de ilginç diyaloglar. Doğallığından şüphe duyulmadan, asla sıkılmadan, İran’ı daha bir yakından görüp severek 

izleyebileceğiniz bir film Ten.

 

Karın tüm yolları kapattığı günler için ideal.

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

3/1/2008 · Kategori: sinema izlenimleri

bREAKİNG aND eNTERİNG

   Estetize edilmiş şiddet veya lezzet alınan acılar üstüne filmlere ara verip Breaking And Entering’e rastlamak büyük şans. Türkçe’ye “Hırsız” diye çevrilmiş Breaking And Entering (2006) hakkında bir şeyler söylemeyi fazlasıyla modern ama hala iyi kalmaya yönelik izler taşıdığı için istedim. Suçluluk veya dürüstlük kavramlarına yönelik önemli göstergeler içeriyor film.

İnsan ve davranışları bu filmin başlıca konusu. Olayların gelişimi oldukça yavaş ilerlerken sıkılıyoruz başta ama sıkıcı bir hayatı izlemek elbette sıkıcıdır. Film, yarıdan sonra aşk, heyecan, macera üçgeninde sürüp gidiyor. Aslında sadece aşk, acı gerçekler ve hayat arayışı içinde geçiyor, gerisi sos. Canınız çeksin diye söyledim.

    Kuzey Londra’nın nerdeyse gözden çıkarılmış bir bölümünde kurulmuş mimarlık ofisi son derece modern bir hangardan daha ötesi. Dekora bayıldım, Green Effect, doğayı ve yeşili her türlü betona iğreti ve yapay olmadan sokmaya çalışan bir oluşum. İki mimar ( Martin Freeman, Jude Law) ve ekibinden oluşuyor. Şehir mimarisi üstüne çok bilinçli çalışmaları var GE’nin. . Filmden sonra gerçekten de Kuzey Londra, eski Harlem bozması çehresini tamamen kaybetmiş gibiymiş. (Yapımcı Anthony Minghella’nın yalancısıyım. Minghella, Soğuk Dağ ile duygu dozu abartılı ve eski moda gelmişti ama Breaking And Entering ile terazi kefesi dengeleniyor. )

 

   Ofise yeni taşınıp yerleşmişken giren damdaki kemancı cinsi hırsızlar; mimarların laptop’larını çalmasa çok da fazla bir şey kaybetmiş olmayacaklardı. Bir defa girmeleri neyse de ikinciye girip de Apple laptop içindeki özel aile fotoğraflarının kopyalarını bırakmaları ne kadar ince düşünceli gençler olduğunu gösteriyor. Aslında ince ve loser olan sadece Mirsad. Evet, Müslüman bir Bosnalı kadının oğlu. Anne Amira (Juliette Binoche), savaş sonrası Londra’da terzilik yaparak geçimini sağlıyor. ( Yeri gelmişken Minghella, fazlasıyla Apple reklamı yapmakla suçlanmış. )

 

    İki aile, iki çocuk, iki ayrı hikayenin çakışması gibi basit görünen bir hikayeye dayalı filmde kırılıp dökülen, yıkıp geçen ne ise, her şeyi daha iyi hale getiren bir şey aslında. Cennet’in kapısını kırarak içeri girmek gibi.

 

 

     Filmin giriş kısmında “I saw my lady weep” tadında “ Enough, enough, enough” diyerekten yuvarlanıp giden film, ofisi soyulan mimarlardan birinin ofiste gece bekçiliği de denebilecek nöbetlerinden birinde ivme kazanıyor. Mimarın (Will – Jude Law)  geceleri ofisi kollarken söyleştiği fahişe, filmin en önemli renklerinden biri. Vera Farmiga son derece başarılı bir oyuncu. Bir fahişeye nispetle fazla zeki olması gerçeklik duygusundan uzaklaştırmıyor yine de. Bir gece hırsızlardan biri geri dönüyor ve fark edilince kaçmayı deniyor. Hırsızın yakalandığı söylenemez ama evinin kapısına kadar gelip terzi annesinin kapıdaki telefonunu alan mimarın hayatını ne şekilde değiştireceğinden haberdar değil.  Aslında hiç kimse her şeyi bitirmesi beklenen bu başlangıcın herkese bambaşka bir hayat doğuracağından da haberdar değil.

     Bundan sonrası çok ilginç. Çaresizlik, suç, hırsızlık, aldatma, çalma, sevme, yalan söyleme kavramları alt üst oluyor. Filmde de söylendiği gibi her şeyin sonunda, başta suçlu sayılan adam dışında herkes suçlu oluyor. Adam bir bebek kadar masum aslında. Bu kadarı da fazla mı? Belki. Ama açık sözlü olmaktan vazgeçmeyen her modern gibi şansını deniyor ve hayat kırdığı her şeyin daha güzelleşmesine yardım ederek devam ediyor.

     Film üstüne söylenecek şeyler çok daha fazla. Göçmenlik psikolojisi, aşkın statü yıkıcı tarafı, hırsızlık, sevgi, ebeveyn olma, otizm, yalan, aldatma, şehir ve mimari, Bosna tarihi ve savaş… Soğuk Londra ile sıcacık Bosna karışımı bir hikaye. Grbavica’dan hemen önce veya sonra da izlenebilir belki. 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

2/6/2007 · Kategori: sinema izlenimleri

edward'ın dilemması

 

Eğer Edward Scissorhands gibi makastan ellerimiz ve kurabiyeden kalbimiz varsa metruk şatolarda yaşamaya devam mı etmeliyiz?

Bir gün kapımızı çalan sevgi ve şefkat dolu “değişime” ne kadar ayak direyebiliriz?

O sevilme ve şefkat arzusu bizi hor görülmeye ve bozularak değişmeye götürecekse arkamıza bakmadan kaçacağımız yer neresidir?

 

Şato vahşi bir yalnızlıktan başka bir şey vaat etmiyorsa kırılmaya, bozulmaya, itilmeye ve her türlü kötülük riskine rağmen şatoyu terk mi etmeliyiz?

Keskin bıçaklarıyla makasın kestiği tek yüz kendi yüzümüzken istemeden de olsa diğerlerine bir çizik atmaktan bizi ne alıkoyacaktır? Bir kere aralarına karışmış olmak yetecekken hem de.

 

Kurabiyeden bir kalbin işlevini medeni olanla çarpışan “vahşi”nin derin korkusunda nasıl savunacağız?

Bir giyotin kadar keskin eller ve yumuşacık, kırılgan bir kalp arasındaki çelişkiyi kim sonlandırabilir?

 

Sorular dilemmayı besleyerek öylece kalabilirler. Vahşi olan ve medeni olan da öylece kalsın.

Filme bakacak olursak medeniyete uyum ve mutluluk yine aşk sayesinde açığa çıkıyor. Modern tıp, modern estetik ve modern aşklar her derde deva.

 

Ama Edward Scissorhands hala keskin elli, yufka kalpli sevimli bir hilkat garibesi. Ona aşık olmayı, yemek yemeyi, giyinmeyi, yüzünü çizmemeyi öğretseler bile. 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!